Efsane olsam,Beşiktaş'a gelmezdim!

Tür : Röportaj Tarih : 5 Haz 2015, Cu 21:02 4168 Görüntülenme 0 Yorum
etiketler :
Antrenmandan çıkıp gelecek. Uzun zamandır üzerine kafa yorduğumuz bir iş. Birbirimize itiraf etmiyoruz ama tüm ekipte biraz tedirginlik var. Bugüne kadar görmediğimiz bir halini göstermek, bilmediğimiz yönlerini keşfetmek istiyoruz. Bunun için konfor alanını bozmamız lazım ama neyle karşılaşacağımızı kestiremiyoruz. Bütün gün sürecek bir çekime tahammül edebilecek mi, istediğimiz kareleri verebilecek mi, seçilen bunca kıyafeti giyer mi? Eski bir bira fabrikasında, dekor için getirdiğimiz deri koltuğa gömülmüş, kara kara bunları düşünüyorum. Röportajı çekimin sonuna sakladım. Zaten söyledikleriyle değil, gün boyu kendisiyle ilgili vereceği ipuçlarıyla ilgileniyorum. Gözüm kapıda. Fabrikanın kapısından girdikten sonra uzun bir yolu yürüyerek olduğumuz yere gelecek. O yolda nasıl yürüdüğüyle ilgileniyorum. Geldiğinde…

Yolun başında görünüyor. Tam tahmin ettiğim gibi. Eski bir jean, oduncu gömleği ve sırt çantasıyla. Kirli sakalı Yılmaz Güney’in kabulünü alır, parasızlıktan kesilememiş gibi. Topallamasını karizmatik bulan çok, sakatken iğneyle oynamakta ısrar eden bir savaşçının yazgısı olduğunu bilen pek yok. Yanında o zamana kadar tercümanı sandığım, birazdan kardeşi olduğunu anlayacağım Halil. Hararetli hararetli ona bir şeyler anlatıyor, son antrenmanla ilgili olmalı. Kafasını kaldırmadan yürüyor. Gönlü yarda olanın gözü yerde olur derler. Çekimin yapılacağı yere yaklaşınca telefonla konuşmaya başlıyor. Oyalanmasından belli; tedirgin. O da neyle karşılaşacağını bilmiyor. Konuşması bitince bir süre içeri girmiyor, uzaktan fabrikayı inceliyor. Nereye kadar kaçacaksın diye geçiriyorum içimden. Duymuş olmalı. Derin bir nefes alıyor ve yanımıza geliyor.

Hepimizle teker teker tokalaşıyor, tokalaşırken de adını soyadını söylüyor. Bu ilk sınavı. Adımı söylüyorum, doğru telaffuz edebilmek için tekrarlatıyor. Sonrasında hep adımla hitap ediyor. Bu da ikinci sınavı. Röportaj vereceği kişinin ben olduğumu söylemiyorum. Halil’den de çekim bitene kadar söylememesini rica ediyorum. Nedenini anlıyor, gülümsüyor.

Nereden baksanız altı saat sürüyor çekim. Bir düzineye yakın kıyafet giyiyor, fabrikanın en az dört-beş farklı köşesinde poz veriyor. Herkesin yaptığı işe saygı duyduğunu hissettiriyor, ne denirse sesini çıkarmadan yapıyor. Elinden gelenin en iyisini yapmak için çabaladığını fark etmek hiç de zor değil. Tereddütte kaldığı her an Halil’e bakıp onay alıyor. Aralarında çok özel bir bağ var. Belli ki ikisi de hayat karşına iyi insanlar çıkarsın temennisinden nasibini almış.

Çekim bitene kadar etrafına ördüğü duvardan birkaç sıra tuğlayı kaldırmam gerekiyor, gün boyu rahat bırakmıyorum. Aralarda ayak üstü sohbet ediyoruz. Türk futbolunun bek sorunsalından Josip Broz Tito’ya kadar uzanıyoruz. Ne beni kırıyor, ne kendisiyle fotoğraf çektirmek isteyenleri; ne de işini aksatıyor. Çok şeffaf, ne hissettiği yüz hatlarına anında yansıyor.

Yaşadığı şehrin kıymetini bilen adamlar, hayatın kıymetini bilen adamlardır benim için. İstanbul’la başlıyoruz. Nerede oturduğunu soruyorum, duymak istediğim detaylarıyla anlatıyor: “İstanbul’a geldiğimizde Acarkent’i gezdirdiler. Harika bir yer, evler çok güzel. Ama pencereden baktığınızda dünyanın herhangi bir yerinde karşılaşabileceğiniz bir manzaraya bakıyorsunuz. Dünya üzerinde her yer giderek birbirine benzer oldu; onları farklı kılan doğal alanları, tarihsel önemleri ve simgesel anlamları yok oluyor. Benim İstanbul’dan anladığım inşaatlar, trafik, alışveriş merkezleri değil. Şu an Kandilli’de oturduğum ev, belki ilk alternatifimiz kadar modern değil ama her sabah, bir gün buralardan gidersek ailece aklımızda kalmasını istediğim görüntüyle uyanıyorum.”

O anlatırken Italo Calvino’nun Görünmez Kentler kitabı geliyor aklıma. “Kentler birçok şeyin bir araya gelmesidir. Anıların, arzuların, bir dilin işaretlerinin. Kentler takas yerleridir, tıpkı bütün ekonomi tarihi kitaplarında anlatıldığı gibi, ama bu değiş tokuşlar yalnızca ticari takaslar değil; kelime, arzu ve anı değiş tokuşlarıdır” der yazar. “İçinden deniz geçen bir şehirde anı değiş tokuşu yapmanın ilk şartı vapura binmektir” diyorum. Vapura da biniyormuş, metrobüse de. Yalnızken de, ailesiyle de. Neden şaşırdığıma anlam veremeyişini seviyorum.